Mağdurum
Mağdursun
Mağduruz!

“Yozlaşmış bir politik düzenin propagandasını yapan sahtekâr, sinik, güdümlü bir medyanın yönlendirdiği sorumsuz, yüzeysel seçmenlerce denetleniyormuş gibi görünen bir politik sisteme tam olarak faşizm denemez ama bunu demokrasi olarak betimlemek de oldukça zordur.” //Edward Zehr// #

Basında Nefret Söylemi

25 Şubat 2012 Cumartesi tarihinde, , kategorilerinde yayınlandı. | yorum (0)



Ece Temelkuran'ın Habertürk'ten ayrılmasının ardından yine pek çok köşeden nefret kusuldu. 'Nefret söylemcilerinin' başları yükselerek arşa değmeye devam ediyor zira. Devir malum. Gazete ve televizyonlardan yayılan nefret dalgası, her gitgelde bir adım daha yaklaştırıyor bizi kara deliğe. Kamplaşma, adam kayırma, haksız rekabet, parti içi hizip ve son noktada nefret söylemi günümüzün popüler kavramları. Popülerlikleri basındaki gayretkeşliklerden ileri geliyor, öteye götürmüyor. Bir de tanımlanamayan mefhumlar var mevcut sistemin içinde. Yani Nazlı Ilıcak-Nagehan Alçı koalisyonundan girme, sinir sisteminden çıkma bir açıklanamazlık, algı bozukluğu ya da kavram kargaşası var ki ucu Nihat Doğan'a kadar dokunur. Ondan ötesini çok da kurcalamamak lazım. Aralıksız her gün basın-yayın yoluyla algımızla dalga geçiliyor, herşey iç içe. Tüm kavramların birbirine girmesi ve kasıtlı olarak karıştırılmasını postmodernizimle açıklamak günahtır memleketin dumurlu dimağlarına karşı. Hadi kafa karışıklığıyla bir kısım meselede sazanlığı ele alıyoruz, ve fakat o kadar da değil, yemiyoruz. Toplumsal hafıza önemli şey vesselam.

 Baskı yönetimine demokrasi; sömürgeciliğe demokrasi götürme; yargısız infaza ileri demokrasi diyen toplum algı durumundan ziyade algı dumuruna sahiptir. Etyen Mahçupyan gibilerse olsa olsa zihinsel köreltme cambazlarıdır. Kendisini yazarlık bilincinden muaf tutup Ece Temelkuran'a ahlaksızlığı reva gören muhterem Zaman yazarı da elbette başı arşa değenler arasında. “Düşene gülerim (söverim), iktidardan ötürü” düsturuyla yapılan gazetecilik, bu gibi vaziyetlerde beklentileri dahi aşarak gazeteciliğe ve dahası toplumsal yaşamımıza yeni bir boyut getiriyor.

Öte taraftan işin bir de Engin Ardıç boyutu var ki bu boyut da Nazlı Ilıcak gibi tanımlanamayanlar arasında üst düzey mevkide yer tutuyor. Şafak Pavey için “Hem özürlü, hem CHP'li” diyebilmiş bir adamdan bahsediyoruz, kulak kesilin! Yani nefret gazeteciliğinde çağdaşlarını aşmış bir köşe yazarı. Çağdaşlarının tüm çağları aşan düzeyine bir katkı da o yapıyor ve Etyen Mahçupyan'la birlikte zirvedeki yerini bu dönemde de kimseye kaptırmıyor. Çünkü bu zirve öyle kolay elde edilebilecek bir konumda bulunmuyor. Hararetli bir savaşımın mümessili olmanız gerekiyor. Biri düşene gülerken ötekinin altta kalmaması, işi bir adım öteye taşıması lazım geliyor. Bizlere göre olmayan bu “meslek” sahasında her bir gönüllüye başarılar diliyoruz. Tarih, sizin gibileri unutmayacaktır. Emin olun sizleri hep hatırlayacağız, ancak Uğur Mumcu'yu andığımızdan çok farklı olarak. Ne yazık...

Devamı

İstikrar Marşı

30 Temmuz 2011 Cumartesi tarihinde, , kategorilerinde yayınlandı. | yorum (0)




Saat 5, mesai saatinin sonu. Ülkenin icraatkar hükümetinin özelleştirmeyi planladığı Banka'nın değeri artsın diye açtığı yüzlerce küçük şubeden birinde gişe memuru mesai saatinin bitimini duyuruyor ve sırada bekleyenler her zamanki gibi homurdanıyor ve hatta bazıları memuru şikayet edeceğini, daha da ileri gidenlerse sürdüreceğini söylüyorlardı. Elektrik faturasının son günü olduğundan, bu küçük tek çalışanlı şubeden çıkmamakta diretiyorlardı. Bekleyenleri dışarı çıkarıp yapılması gereken günlük kasa kapatma işlemlerine yönelirken yarı asabi, yarı bıkkın düşünüyordu memur. Faturaların son ödeme günlerinde diğer bütün günlerden daha kalabalık oluyordu, küçük şube tıklım tıklım doluyor yine de sırayı hacmetmeye yetmiyor, sokağa taşıyordu. Sokaktaki uzun kuyruğu görenler burada bedava bir şeyler dağıtılıyor sanabilirdi. Çünkü ait olduğumuz toplumun bedava olan her şeyin önünde uzunlamasına kuyruk olduğu herkesçe bilinir. Mesela yeni açılan bir müzik market açılışa özel klasik müzik CD’si mi dağıtıyor. Müzik dinlesin ya da dinlemesin şehrin yarısı akın eder, çocuklar ezilir, bedava klasik müzik CD’si kapışılır. Bütün ülke açtır, CD’ye bile.
Memurun düşündüğü bunca insanın faturalarını ödemeyi niçin son güne kadar beklettiğiydi. Maddiyattan mı kaynaklanıyordu, yoksa genel bir uyuşukluktan mı. Fatura ödemeye gelenlerin birçoğu gecikme faizini de beraberinde ödüyorlardı ve aslında aralarında oldukça varlıklı insanlar da vardı. Yani aslında her şeyin gecikmesi büyük bir toplum alışkanlığıydı. Geç gelen ödemelerle geç gelen toplumsal tepkiler ortak bir ikilemin göstergesiydiler. Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan ikileminden çok yumurtanın kapıya dayanması ikilemi denebilirdi buna. Aynı zamanda şubeyi işgal edenlerin yarısına yakını işsizlik maaşı almak için geliyorlardı. Buradan da işsizliğin had safhada olduğu kolayca anlaşılabilirdi. Peki ama neden, neden üç dönemdir aynı siyasi parti seçimleri kazanıyor ve iktidar oluyordu. İnsanlar devamlı yakınıyorlardı ve hala onları bu yakınma haline sokan yöneticilerin ülkeyi yönetmesini istiyorlardı. Yumurta daha henüz yeterince dayanmamış mıydı kapıya. Memur daha fazla düşünmek istemedi. İşlerini bitirdi ve saat altıda işyerinden ayrıldı.
Eve doğru yürürken eski bir arkadaşıyla karşılaştı, ısrarına dayanamayıp birlikte kahvehaneye oturmaya razı oldu. Oturmalarının üzerinden henüz on dakika geçmişti ki arkadaşının da işsizler ordusuna dahil olduğunu öğrendi. Memur, konuşma hazır bu konuya gelmişken bir süredir içinde biriktirdiklerini dökmeye başlamıştı ki bir dakika bile geçmeden arkadaşı konuşmasını böldü. Orda dur, diyordu. Tamam işsizlik çok olabilir ama bak işsizlik maaşı ne kadar arttı. Sarsılmıştı memur. Bir insan işsiz olmasına rağmen niçin iktidar savunuculuğu yapar ve neden kraldan çok kralcı olur. Şükürsüzsün, demişti arkadaşı. Bak işin de var, iyi bir maaşın var üstelik enflasyon oranları oldukça düştü. Şaşkınlık içerisindeydi. Ya peki sen, dedi, ya sen neden oy verdin bu adamlara? İstikrar sürsün diye, dedi arkadaşı. Açlık sınırı altında yaşayan insan oranındaki artış istikrarı mı yoksa kahvede oturup çay içemeyecek darlığa düşen insan sayısındaki mi, diye düşünürken kalkıp hesabı ödedi. Arkadaşı hala televizyonda dönen Uzayyolu TV’nin Koklama dizisini seyrediyordu. Dizinin senaristi geleceği o kadar iyi tahmin ediyordu ki, iki gün sonrasının ana haber bültenini izleyenler bu diziyi izlemediklerine pişman oluyorlardı. Memur çok farklı pişmanlıkları düşünürken arkadaşından müsaade istedi ve işsizliğin iktidarının tatlı saadetini yaşayan bu adamı Uzayyolu’nun derinliklerinde bırakıp puslu ve karanlık vadide gözden kayboldu.

Yazan Kasa

Devamı

Pembe Dizi Medyası

22 Şubat 2011 Salı tarihinde, kategorilerinde yayınlandı. | yorum (0)



Medyanın asli görevi nedir; haftanın her günü en az iki dizi yayınlamak, boş kalan zamanlarda da bu dizilerin tekrarları ve evlilik programlarını devreye sokmak mı? Doğru cevabın bu olmadığı sanırım herkesçe bilinen bir gerçek, peki olanı biteni halka aktarmak birincil vazifesiyken; olmayanı, yani kurguyu yayınlamayı vazife edinmek, hangi yayıncılık ilkesiyle örtüşür ve bu güruha ilkeli yayıncı denebilir mi? Saygıdeğer pembe dizi medyası, aynı anda onlarca entrikayı kurgulamaktan yorulmuş olacak ki artık ünlü romanları dizileştiriyor. Niçin biraz olsun gerçeklerden bahsetmek yerine televizyon seyircisinin beynini yıkamaya çalıştıklarınıysa, “Halk bunu istiyor.” cevabıyla açıklıyorlar. Öyleyse ya ben ve tanıdığım pek çok insan, o halktan değiliz ya da söz konusu televizyon kanalları acziyetlerini bu cevapla açıklamaya çalışıyorlar. Acziyet derken elbette ki yoksul halk kadar aciz değiller. Karınları tok ancak tek dertleri var: hükümet, patronlarının şirketlerine ve ihalelerine zeval vermesin. Çünkü bu durumda patronları da onların işlerine zeval verecektir. Hatta bazen hükümetin doğrudan müdahalesiyle basın çalışanlarının işine son verildiği de görülmüştür. Zaten ne görülmemiştir ki memleketimizde; bazı gazeteciler işlerinden olmanın da ötesinde özgürlüklerini ve bazen de yaşama haklarını kaybetmişlerdir. Şu an hapishanede olanların tek ortak yönü Ergenekon terör örgütüne üyelik veya yardım ve yataklık değildir; onlar aynı zamanda muhalif olmalarıyla da bilinirler ki bu olsa olsa bir tesadüftür. Bunun tesadüften öte bir şey olduğunu söylemek ve yazmak halkı devlete karşı kin ve düşmanlığa tahrikten başlar ve Ergenekon’a kadar yolu vardır. Nitekim yakın zamanda bunun örnekleri görülmüştür ancak bu gazetecilerin Ergenekon iddianamesini çürütmeleriyle tutuklanmaları arasında bir bağ olduğunu söylemek çılgınlıktan başka bir şey değildir bu devirde...
Bir de pembe gözlüklü köşe yazarları vardır ki bunlar da gerçeklerden uzak halleriyle pembe dizi televizyonlarını aratmazlar. Ancak aralarında yeni yeni çark etmeye başlayanlar da var, bunlardan biri de ünlü şarap tadımcısı... İleri Demokrasi hükümetine verdiği destek ve padişaha hayranlığıyla da tanınan eski Hürriyet genel yayın yönetmeni, bugün yazısında hükümeti ve onun gücünü sorgulamış. Aynı zamanda basın özgürlüğüne de değinen yazar, bugüne kadar savunduklarıyla tezatlık içinde şu sorgulamayı yapıyor:

Yüzde 52 oy almış bir başbakanın yeğeninin hayali sunta ihracatının hesabını sorabilen bir basın mı daha özgürdü, yoksa Deniz Feneri’nin adını ağzına alamayan bir basın mı?

Onun nezdinde ancak çıkarlarıyla çatıştıktan sonra bu tür sorgulamaları yapmaya başlayan veya başlayabilen tüm pembe dizi medyasına günaydınlar...

Yazan Kasa

Devamı

Polis Cumhuriyeti

11 Şubat 2011 Cuma tarihinde, kategorilerinde yayınlandı. | yorum (2)



Hükümetimiz döneminde sayısı %50den fazla arttırılarak ülkemizin huzurunun sağlanmasında etkili rol oynayan polislerimizden bahsedelim biraz da. İleri demokrasilerde yani bizde polisler, dondurucu soğukta eylem yapma hakkını kullanmaya çalışan işçilerde soğuk duş etkisi yaratacak müdahalelerden kaçınır. Ve en önemlisi gözleri açılıp haklarını savunmaya kalkan insanların açılan gözlerini biber gazıyla kapatmaya asla kalkışmaz. Üniversite öğrencilerinin özel eşyalarını bir yıl süreyle keyfi arama hakkı talep etmez; etse de bunun kabul edilmesi, bir hukuk devleti olan İleri Demokrasi Cumhuriyeti’nde mümkün değildir. Velev ki kabul edildi üniversite öğrencileri bilir ki bunun amacı kesinlikle öğrenciye gözdağı vermek değildir. Bizde üniversitede özgür düşünce ortamının sağlanması için tüm imkanlar seferber edilir, üniversiteye ek kontenjandan sivil polis yerleştirilir. Bazı ülkelerde eylem yapmak isteyen öğrencilere neden hiç izin verilmediğini, onların basın açıklaması yapmak istediği meydanlara, neden dış mihraklar tarafından işgal edilecekmiş gibi çevik kuvvet yığıldığını bir devlet büyüğüne sormak isterdim ama kim gidecek şimdi bu ülkelere. Bakın bizim gibi ileri demokrasilerde eylem yapılır, sessizce dağılınır. Mesela kimse yerde yatarken, biber gazından gözünü açamazken; cop yemez, tekmelenmez çünkü polis halkına kin güdercesine zulmetmez. İşte ileri demokrasi polisiyle diğer polisler arasında bu gibi avakado çekirdeğini doldurmayacak farklar bulunur ve diyebiliriz ki demokrasi işinde en birinci biziz. Ne mutlu İleri Demokrasi Cumhuriyeti’nde yaşıyorum diyene!

Yazan Kasa

Devamı

İleri Demokrasi Cumhuriyeti

3 Şubat 2011 Perşembe tarihinde, , kategorilerinde yayınlandı. | yorum (0)



İleri Demokrasi Cumhuriyeti’nden merhabalar! Bizler burada yaşamanın verdiği güvenle! hükümetin zenginlik ve güzellik olarak gördüğü işi yapmaya,farklı görüşlerimizi buradan duyurmaya karar verdik, daha doğrusu istikrar abidesi hükümetimiz bizi buna itti. Bu hoşgörü ortamında bunu yapmanın bir sıkıntı doğurmayacağını düşündük çünkü hamdolsun işsiziz milyonlarla birlikte. Gerçi yaşıtlarımız şirket kurup başarılı birer işadamı oldular ama bunda soyadlarının ya da değerli babalarının etkisi olduğunu söylemek kendi başarısızlığımıza bahane bulmaktan başka birşey değildir. Söyleyen müfteridir, namussuzdur, ispatla mükelleftir! Neyse bu gibi saçma sapan iddiaları Zaman ve Taraf gazetelerine havale ediyoruz. Hayır yanılıyorsunuz asıl konumuz bu gazetelerin yakın zamanda beklediği darbe(!) de değil. Hele ki tıkır tıkır işleyen eğitim sistemimiz hiç değil. SBS faciasıymış, KPSS mağduruymuş, atanamayan öğretmenmiş ya da çalınan sorularmış bunlar gürültü koparılacak olaylar mı yahu! Ama bunlar adaletsizlik, dediğinizi duyar gibiyiz. Adaletsizlik denen şeyi size biraz açıklayalım. Adaletsizlik, bir ülkede yargı mensuplarının iktidar eliyle belirlenmesidir. Adaletsizlik, suçunu bilmeden aylarca hapis yatmaktır. Adaletsizlik, protesto etme hakkınızın elinizden alınmasıdır. İleri Demokrasi Cumhuriyeti’nde ise böyle şeylere mahal yoktur. Onun için adalete başvurmaktan korkmayın, dava sonucunu Adalet Bakanlığı misafirhanesinde bekleme gibi imkanlar sunar devletimiz. Torba torba yasalar jet hızıyla geçerken sağlıklı bir yargı süreci için yıllarca bu misafirhanede bekleyebilirsiniz, ancak Öcalan kadar iyi ağırlanmayı garanti etmiyoruz.
Hamdolsun özgür ve demokratik bir ülkede istikrar ortamında yaşıyoruz da ne gömlek değiştirmemize ne de beyaz gömlek giymemize gerek var.Uzun bir dönem buradan isteyen herkesin bize katılıp yazar olabileceğini, evcilleşen medyanın değinmediği, değinemediği olayları anlatabileceğini belirtip,esenlikler diliyoruz.(bkz.TRT)
Son Söz: “Asıl önemli olan ve memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur.” (Mustafa Kemal Atatürk)

Yazan Kasa

Devamı